Yaşayışın sözünü etmekten kaçınmak, korkaklık olur.
Bir dostun başka dünyalara göçüşü, cenazesinin kalkışı...
Yürek yakmaz da ne eder?
Ama o ateşi gömmeli?
Neden mi?
Küflenmeyen ateş biter.
Bilmez kalorifer çocukları, ertesi sabah karıştırılan sobadaki
minicik kıvılcımların, nasıl yürek ısıttığını...
Göçen dostları, tıpkı ateşi küller gibi, sevgiye gömmeli,
ara-sıra da açıp, yüzünü görmelidir.
Göçen dostları her şeyden önce, neşeleriyle anmalı!
Onların, başka dünyalardaki ömrünü uzatmanın yolu bu!
Neşe ile ölümün, en güzel birlikte oluşu da böyle olsa
gerek...
İnsanlar en çok, ölüm ve hastalık gibi şeyleri ciddiye almış
göıünüyorlar.
Kolayına kaçmak bu!
Zor olan neşeyi ciddiye almak.
Ben kendi hesabıma yıllardır, «sululuğu ciddiye alma» çabasının
deneyini yaşıyorum.
Yaşayışın her yanı mı, her ânı mı ciddi olmalı ki?
Elbet öyle...
Yaşayışı görev kabul edince, bunun ciddi olmayan bölümü olabilir
mi?
Hem bu görevin tatili de yok...
Ölüne ki kurtuluna!..
Benim kuşağım, daha doğar doğmaz öbür dünyalara göçmeye başladı.
Birinci dünya savaşı sonrası, işgal İstanbul'unun süpürge tohumu
ekmeğiyle, ikinci dünya savaşının kumlu ekmeğiyle, tahıl kavruğu kaldık.
Tahin-pekmez-le yüzdük. İşkembe çorbasıyla futbol
oynadık.
Biz nerede, protein azgınları nerede?
Hâlâ dökülür durur benim kuşağım.
Gidenleri sevgimize gömdük, kalanlara bir çift sözüm
var:
Gitmeye acelemiz yoktur!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder