Cuma namazındaydık. Sağ tarafımda yaşlı bir adam, onun sağında ise tek kişilik boş yer vardı. Yaşlı adam, farza kalkarken arkaya döndü ve boşluğun gerisinde duran 14-15 yaşlarındaki gence:
- Saf'ı doldur evlat, dedi. Gel yanıma.
Çocuk, mahcup bir ifâdeyle:
- Mümkünse burada kılmak istiyorum, diye kekeledi. Oraya başkası geçebilir.
Yaşlı adam, çocuğun üzerinde bulunduğu uzun tüylü yeşil halıyı göstererek:
- Ne o dedi. Yoksa orası daha yumuşak diye mi gelmiyorsun?
Ve öfkeyle devam etti:
- Anne kuzusu, ne olacak…
Namaz bittiğinde, yaşlı adamın Cuma'sını tebrik ettim. Arkadaki genç de gelerek onun elini öptü. Adam, söylediklerine çoktan pişman olmuştu. Delikanlının nurlu yanaklarını okşarken:
- Sana 'anne kuzusu’ dediğim için kusura bakma yavrum, dedi. Bir anda ağzımdan kaçtı işte…
Çocuğun gözleri dolu doluydu. Başını yere eğerken:
- Bu söylediklerinizde haklısınız efendim, dedi. Üzerinde namaz kılmak için ısrar ettiğin halı, vefât ettiğinde annemin tabutuna örtülmüştü. Orada secdeye kapandığımda, sanki beni kucaklamış gibi oluyor da…
Bir gün trenle seyahat eden birisi tesadüfen son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir süre sonra, genç adam, uzak bir hapishaneden henüz çıkmış bir mahkum olduğunu açıklamış. Mahkumiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki, ne ziyaretine gelmişler, ne de bir mektup yollamışlar.
Ama fakir oldukları için seyahat edemediklerini, cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor; her şeye rağmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş.
Ailesinin işini kolaylaştırmak için, kendilerine mektup yazıp tren kasabanın eteklerindeki çiftliklerinden geçerken bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse, raylara yakın bir elma ağacına beyaz bir kurdele bağlayacaklarmış.
Eğer kendisinin geri dönmesini istemiyorlarsa, hiç bir şey yapmayacaklar, o da trende kalıp Batıya gidecek, belki de bir serseri olacakmış.
Tren, kasabasına yaklaşırken heyecanı o kadar artmış ki, pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer değiştirip onun yerine elma ağacına bakacağını söylemiş.
Bir dakika sonra elini genç mahkumun koluna koymuş,
“Şuraya bak” demiş.
Göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş.
“Her şey yolunda, bütün ağaç bembeyaz kurdelelerle bezenmiş”.
O anda bir ömrü zehirleyen tüm acılar, adeta, birden dağılmış, kaybolmuş.
“Affetmezseniz sevemezsiniz. Sevgisiz hayat da anlamsızdır”.
Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.
Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve bir de çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve
çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu.
Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.
Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.
Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı.
En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.
Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye
çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama
dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.
Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca
öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.
Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor
diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı.
O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu…
"Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum".
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş.Bunun üzerine hepsi, adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş.Çünkü, mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman,Aşk, yardım istemeye karar vermiş.Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde geçmekteymiş.Aşk;
- "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.Zenginlik;
- "Hayır, alamam. Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.Aşk, Çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş.- "Kibir, lütfen bana yardım et!"- "Sana yardım edemem Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş Kibir.Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk, yardım istemiş:-"Üzüntü, Seninle geleyim… "- "Off, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş ama o kadar mutluymuş ki, Aşk'ın çağrısını duymamış.Aşk, birden bir ses duymuş:- "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım… "Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş.Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki kendini onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş.Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden, yoluna devam etmiş.Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş:"Bana yardım eden kimdi?""O, Zaman'dı" diye cevap vermiş Bilgi."Zaman mı?Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk.Bilgi gülümsemiş:"Çünkü sadece Zaman, Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir…
Bankada bir hesap sahibi olduğunu düşün, hesabına her sabah 86.400 dolar para yatırılıyor, fakat bu paranın hepsini akşama kadar harcamak zorundasın, ertesi güne transfer edilemez.
Paranı kullansan da kullanmasan da hesap her akşam sıfırlanıyor. Ne yaparsın? Tabii ki hepsini harcamaya çalışırsın; Hepimiz, Zaman adlı bu bankanın müşterileriyiz;
Her sabah 86.400 saniyeye sahip oluyoruz; yarına transfer edilemez, Her sabah
hesabımız dolar, her akşam boşalır. Geri dönüş yok, saniyelerini şu anı
yaşayarak harca, en iyisi bunlarla yatırım yap.
Mutluluk, sağlık ve başarı için. Zaman kaçıyor. Her gün için en iyisini yap.
Bir senenin değerini anlamak için sınıfta kalmış bir öğrenciye sor.
Bir ayın değerini anlamak için, 8 aylık bir bebek doğuran anneye sor.
Bir haftanın değerini anlamak için, haftalık dergi çıkaran bir çilekeşe,
Bir saatin değerini anlamak için, kavuşmayı bekleyen sevgililere sor.
Bir dakikanın değerini anlamak için, trenin kaçıran yolcuya sor.
Bir saniyenin değerini anlamak için, bir kazayı önleyemeyen sürücüye sor.
Bir saniyenin yüzde birinin değerini anlamak için olimpiyatlarda gümüş madalya
kazanan koşucuya sor.
Her anını değerlendir, her dakikanı çok özel biriyle paylaş. Zamanına ortak
edebileceğin kadar özel biriyle.
Unutma!
Zaman hiç kimse için durmaz. Geçmiş zaman tarihtir. Gelecek zaman sırlar,
mechullerle dolu.
Sadece şu an sana verilen gerçek bir armağandır.
Bu hafta dostluk haftası olsun. Arkadaşlar bulunmaz mücevherlerdir. Bizi üzerler,
cesaretlendirirler ve zaman zaman avuturlar. Kalplerini bize açarlar.
Arkadaşlarına, onları sevdiğini göster.
Arkadaşlık mesajını herkese gönder, cevap alırsan bütün hayatın için bir dostun bulunduğunu anlarsın.
Onlara ne kadar çok ihtiyacın olduğunu ve senin için ne kadar önemli olduklarını
dikkatle denersen görürsün… .
Ahmet
Kabaklı hocanın Türkiye Gazetesindeki köşesinden alınmıştır…
Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış. Birinci
mahallede Evet ama'lar yaşıyormuş. Evet ama'lar ne yapılması gerektiğini
bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye cevap
verirlermiş. Cevapları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da
ustaymışlar.
İkinci mahallede Yapıcam'lar yaşarmış. Ne yapacaklarını
bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama
yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede
insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı ertelememek için
verdikleri kararı bile ertelerlermiş.
Üçüncü mahallede yaşayan
Keşkeci'lerin, hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini
daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama, her şey olup bittikten sonra.
Keşke'cilerin de başları kanarmış hep, duvarlara vurmaktan.
Kasabanın en
yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise İyikiyaptım'lar
otururmuş. Keşkeci'ler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla
bakarlarmış.
Yapıcam'lar Keşkeci'lerle birlikte bu mahallede yürüyüşe
çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.
Evetama'lar ise
mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş
olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet
ederlermiş.
İyi ki yaptım mahallesindeki insanların kusuru da,
beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmayışıymış!.
Vaktiyle testi ve çanak- çömlek imal edilen kasabalardan
birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık
kendi
başına bir dükkan açmayı arzu eder olmuş.
Ne yazık ki her defasında ustası ona:
- Sen, demiş, daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha
emek vermen gerekiyor.
Ustanın bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık
dayanamaz ve gidip bir dükkan açar. Açar açmasına da yeni dükkanında güzel güzel
yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğine ve emeğe rağmen
orasından, burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlar. Kalfa bir türlü bu
çatlamaların önüne geçemez.
Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır.
Usta:
- Sana demedim mi evladım, sen bu işin püf noktasını
henüz öğrenemedin. Bu sanatın bir püf noktası vardır.
Usta bunun üzerine
tezgaha bir miktar çamur koyar ve:
- Haydi geç bakalım tezgahın başına da bir
testi çıkar. Ben de sana püf noktasını göstereyim.
Eski çırak ayağıyla
merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta önünde dönen çanağa
arada sırada "püf!"
diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük
hava kabarcıklarını patlatıp giderir. Böylece çırak da bu sanatın püf denilen
noktasını öğrenmiş olur.