Cuma namazındaydık. Sağ tarafımda yaşlı bir adam, onun sağında ise tek kişilik boş yer vardı. Yaşlı adam, farza kalkarken arkaya döndü ve boşluğun gerisinde duran 14-15 yaşlarındaki gence:
- Saf'ı doldur evlat, dedi. Gel yanıma.
Çocuk, mahcup bir ifâdeyle:
- Mümkünse burada kılmak istiyorum, diye kekeledi. Oraya başkası geçebilir.
Yaşlı adam, çocuğun üzerinde bulunduğu uzun tüylü yeşil halıyı göstererek:
- Ne o dedi. Yoksa orası daha yumuşak diye mi gelmiyorsun?
Ve öfkeyle devam etti:
- Anne kuzusu, ne olacak…
Namaz bittiğinde, yaşlı adamın Cuma'sını tebrik ettim. Arkadaki genç de gelerek onun elini öptü. Adam, söylediklerine çoktan pişman olmuştu. Delikanlının nurlu yanaklarını okşarken:
- Sana 'anne kuzusu’ dediğim için kusura bakma yavrum, dedi. Bir anda ağzımdan kaçtı işte…
Çocuğun gözleri dolu doluydu. Başını yere eğerken:
- Bu söylediklerinizde haklısınız efendim, dedi. Üzerinde namaz kılmak için ısrar ettiğin halı, vefât ettiğinde annemin tabutuna örtülmüştü. Orada secdeye kapandığımda, sanki beni kucaklamış gibi oluyor da…
Bir gün trenle seyahat eden birisi tesadüfen son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir süre sonra, genç adam, uzak bir hapishaneden henüz çıkmış bir mahkum olduğunu açıklamış. Mahkumiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki, ne ziyaretine gelmişler, ne de bir mektup yollamışlar.
Ama fakir oldukları için seyahat edemediklerini, cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor; her şeye rağmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş.
Ailesinin işini kolaylaştırmak için, kendilerine mektup yazıp tren kasabanın eteklerindeki çiftliklerinden geçerken bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse, raylara yakın bir elma ağacına beyaz bir kurdele bağlayacaklarmış.
Eğer kendisinin geri dönmesini istemiyorlarsa, hiç bir şey yapmayacaklar, o da trende kalıp Batıya gidecek, belki de bir serseri olacakmış.
Tren, kasabasına yaklaşırken heyecanı o kadar artmış ki, pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer değiştirip onun yerine elma ağacına bakacağını söylemiş.
Bir dakika sonra elini genç mahkumun koluna koymuş,
“Şuraya bak” demiş.
Göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş.
“Her şey yolunda, bütün ağaç bembeyaz kurdelelerle bezenmiş”.
O anda bir ömrü zehirleyen tüm acılar, adeta, birden dağılmış, kaybolmuş.
“Affetmezseniz sevemezsiniz. Sevgisiz hayat da anlamsızdır”.
Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.
Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve bir de çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve
çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu.
Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.
Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.
Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı.
En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.
Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye
çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama
dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.
Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca
öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.
Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor
diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı.
O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu…
"Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum".
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş.Bunun üzerine hepsi, adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş.Çünkü, mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman,Aşk, yardım istemeye karar vermiş.Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde geçmekteymiş.Aşk;
- "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.Zenginlik;
- "Hayır, alamam. Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.Aşk, Çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş.- "Kibir, lütfen bana yardım et!"- "Sana yardım edemem Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş Kibir.Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk, yardım istemiş:-"Üzüntü, Seninle geleyim… "- "Off, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş ama o kadar mutluymuş ki, Aşk'ın çağrısını duymamış.Aşk, birden bir ses duymuş:- "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım… "Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş.Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki kendini onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş.Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden, yoluna devam etmiş.Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş:"Bana yardım eden kimdi?""O, Zaman'dı" diye cevap vermiş Bilgi."Zaman mı?Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk.Bilgi gülümsemiş:"Çünkü sadece Zaman, Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir…
Bankada bir hesap sahibi olduğunu düşün, hesabına her sabah 86.400 dolar para yatırılıyor, fakat bu paranın hepsini akşama kadar harcamak zorundasın, ertesi güne transfer edilemez.
Paranı kullansan da kullanmasan da hesap her akşam sıfırlanıyor. Ne yaparsın? Tabii ki hepsini harcamaya çalışırsın; Hepimiz, Zaman adlı bu bankanın müşterileriyiz;
Her sabah 86.400 saniyeye sahip oluyoruz; yarına transfer edilemez, Her sabah
hesabımız dolar, her akşam boşalır. Geri dönüş yok, saniyelerini şu anı
yaşayarak harca, en iyisi bunlarla yatırım yap.
Mutluluk, sağlık ve başarı için. Zaman kaçıyor. Her gün için en iyisini yap.
Bir senenin değerini anlamak için sınıfta kalmış bir öğrenciye sor.
Bir ayın değerini anlamak için, 8 aylık bir bebek doğuran anneye sor.
Bir haftanın değerini anlamak için, haftalık dergi çıkaran bir çilekeşe,
Bir saatin değerini anlamak için, kavuşmayı bekleyen sevgililere sor.
Bir dakikanın değerini anlamak için, trenin kaçıran yolcuya sor.
Bir saniyenin değerini anlamak için, bir kazayı önleyemeyen sürücüye sor.
Bir saniyenin yüzde birinin değerini anlamak için olimpiyatlarda gümüş madalya
kazanan koşucuya sor.
Her anını değerlendir, her dakikanı çok özel biriyle paylaş. Zamanına ortak
edebileceğin kadar özel biriyle.
Unutma!
Zaman hiç kimse için durmaz. Geçmiş zaman tarihtir. Gelecek zaman sırlar,
mechullerle dolu.
Sadece şu an sana verilen gerçek bir armağandır.
Bu hafta dostluk haftası olsun. Arkadaşlar bulunmaz mücevherlerdir. Bizi üzerler,
cesaretlendirirler ve zaman zaman avuturlar. Kalplerini bize açarlar.
Arkadaşlarına, onları sevdiğini göster.
Arkadaşlık mesajını herkese gönder, cevap alırsan bütün hayatın için bir dostun bulunduğunu anlarsın.
Onlara ne kadar çok ihtiyacın olduğunu ve senin için ne kadar önemli olduklarını
dikkatle denersen görürsün… .
Ahmet
Kabaklı hocanın Türkiye Gazetesindeki köşesinden alınmıştır…
Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış. Birinci
mahallede Evet ama'lar yaşıyormuş. Evet ama'lar ne yapılması gerektiğini
bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye cevap
verirlermiş. Cevapları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da
ustaymışlar.
İkinci mahallede Yapıcam'lar yaşarmış. Ne yapacaklarını
bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama
yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede
insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı ertelememek için
verdikleri kararı bile ertelerlermiş.
Üçüncü mahallede yaşayan
Keşkeci'lerin, hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini
daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama, her şey olup bittikten sonra.
Keşke'cilerin de başları kanarmış hep, duvarlara vurmaktan.
Kasabanın en
yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise İyikiyaptım'lar
otururmuş. Keşkeci'ler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla
bakarlarmış.
Yapıcam'lar Keşkeci'lerle birlikte bu mahallede yürüyüşe
çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.
Evetama'lar ise
mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş
olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet
ederlermiş.
İyi ki yaptım mahallesindeki insanların kusuru da,
beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmayışıymış!.
Vaktiyle testi ve çanak- çömlek imal edilen kasabalardan
birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık
kendi
başına bir dükkan açmayı arzu eder olmuş.
Ne yazık ki her defasında ustası ona:
- Sen, demiş, daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha
emek vermen gerekiyor.
Ustanın bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık
dayanamaz ve gidip bir dükkan açar. Açar açmasına da yeni dükkanında güzel güzel
yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğine ve emeğe rağmen
orasından, burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlar. Kalfa bir türlü bu
çatlamaların önüne geçemez.
Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır.
Usta:
- Sana demedim mi evladım, sen bu işin püf noktasını
henüz öğrenemedin. Bu sanatın bir püf noktası vardır.
Usta bunun üzerine
tezgaha bir miktar çamur koyar ve:
- Haydi geç bakalım tezgahın başına da bir
testi çıkar. Ben de sana püf noktasını göstereyim.
Eski çırak ayağıyla
merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta önünde dönen çanağa
arada sırada "püf!"
diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük
hava kabarcıklarını patlatıp giderir. Böylece çırak da bu sanatın püf denilen
noktasını öğrenmiş olur.
Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş
olurlar.
İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri,
tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.
Gel zaman, git zaman çiçek o
kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık
olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin
hatırın için ey su" diye…
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe
karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştır.
Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık
oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor
mu?" diye düşünmeye başlar.
Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle…
Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve
dayanamaz.
Çiçek, suya "Seni seviyorum der.
Su, "Ben de seni seviyorum" der.
Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der.
Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler,
bekler…
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez
suya "Seni seviyorum." der.
Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum."
der ve gün gelir çiçek yataklara düşer.
Hastalanmıştır çiçek artık.
Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır
artık çiçek.
Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için
sevdiğine…
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını
döndürerek çiçek, suya der ki;
"Seni ben, gerçekten seviyorum."
Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir
doktor çağırır nedir sorun diye…
Doktor gelir ve muayene eder çiçeği.
Sonra şöyle der doktor:
"Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez."
Su,
merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar
doktora.
Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki:
"Çiçeğin bir hastalığı yok dostum…
Bu çiçek sadece susuz
kalmış, ölümü onun için" der.
Ve anlamıştır artık su, sevgiliye
sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir…
Suat Günsel, bir köyde ormancı bir ailenin oğlu olarak doğdu.
ODTÜ’de fizik eğitiminin ardından kamuda işe başladı. Kısa bir süre sonra bu
işten ayrılarak 1978 yılında “Başarı” adında kendi dershanesini kurdu. Bu onun
eğitim sektöründe attığı ilk adımdı.
1989 yılında babasından kalan apartmanı
ipotek ettirerek Yakın Doğu Üniversitesi’ni (YDÜ) kurdu. Üniversite onun sadece
hayallerini gerçekleştirmekle kalmadı, Forbes Dergisi “En Zengin Türkler–2006”
listesinde 1.1 milyar dolarla 17. sırada yer almasını sağladı.
Çöplük üzerine
dünyanın sayılı üniversitelerinden birini inşa eden Suat Günsel, kuruluştaki
zorlukları şöyle anlatıyor: “O araziden 50 kamyon çöp taşıdık. Bir tane bile
ağaç yoktu, Ada’nın (KKTC) en çorak tepesiydi, bugün bir orman
kurduk.”
Üniversitenin, ayrıca 15 bin metrekarelik kapalı alan üzerine kurulu
bir de “Büyük Kütüphane”si var. Hayallerini gerçekleştirmek konusunda iddialı
olan Suat Günsel, adı gibi büyük olan kütüphanenin kuruluş öyküsü hakkında ise
şöyle diyor:
“Ortaokulda tarih öğretmenimiz İskenderiye Kütüphanesi’nin
yakıldığını anlatmıştı. O gün yüreğim ağladı. Üniversite bana bu kütüphaneyi
kurma olanağı sağladı.”
(M.S. 391’de İskenderiye’de çıkan ayaklanmanın
nedenini dönemin Bizans imparatoru I. Theodosius’un İskenderiye Kütüphanesi
olarak görmesi sonucu, kütüphanedeki tüm eserler hamamlarda
yakılmıştır.)
Durağanlık bize bir şey sağlamaz… Hareket, her zaman bizi
hedefe ulaştırmasa da o yolda çabalamanın haklı gururunu yaşatır.
Temel:
“Amma da hızlı örüyorsun!”
Fadime:
“Hızlı davranmak zorundayım... Yün bitmeden kazağı örmem
gerekiyor.”
Düşlerinizi gerçekleştirmek için hiçbir şey yapmadan öylece
oturmak, ağır bir sorumluluk altına sokar insanı; yaşamı ıskalamanın
sorumluluğuna.
Sahip olmak istediğiniz her neyse, düşlerini kurduğunuz hangi
arzunuzsa bunu elde edebilirsiniz. Yeter ki onları elde etmek için küçük bir
adım atın ve büyük hayalinize ardı ardına atacağınız diğer adımlarla
kavuşun.
Bazen iyi bir plan için elde yeterli veri yoksa da hedefe ulaşmak
için harekete hemen geçmek gerekebilir. O zaman hareket devam ederken kendi
içinde düzenlemeler yapılır; “Kervan yolda düzelir” atasözü tam da bunu
anlatır.
Bugün hayallerinize ulaşmak için ne yaptınız?
Eğer bir şey
yapmıyorsanız onların kendiliğinden gerçekleşeceğini mi umuyorsunuz?
Bu,
yaşamınızı rüzgârda savrulan bir yapraktan farksız kılar. Siz bir yere hareket
etmiyorsunuz, yönlendiriliyorsunuzdur. Teknoloji ile açıklanacak olsa insan, son
derece ileri özelliklerle donatılmış harika bir yapıt olarak sunulurdu. Bu
muhteşem eser, yani siz, daha fazlasını hak ediyorsunuz.
Hayallerinizi
başkası gerçekleştirmeyecek, bunu yapacak olan sizlersiniz… O halde kıpırdayın;
harekete, şimdi geçin ve gerekeni yapın.
Yaşamı kenardan izlemek oturduğu
yerden bir müziğe tempo tutmaya benzer. Oynamak istiyorsunuzdur ancak sahneye
çıkmaya cesaretiniz yoktur. Dans etmek istiyorsanız ayağa kalkıp sahneye
çıkmalısınız ki, son nefesinizi verirken yüreğinizin derinliklerinde,
isteklerinizi yapamamanın burukluğu kalmasın.
“İnsanların çoğu, mezarlarına müziklerini hâlâ içlerinde
taşıyarak giderler.”
Oliver Wendell Holmes (1809-1894)
Yıl 2004 Subat
Günlerden, Sibirya soğunun geldigi gün.
Hava karardıktan sonra.
Yer Boğaz köprüsü, yolun Gayrettepe civarı.
Başından geçenleri anlatan....
Gayrettepe esnafı bir seyyar simitçi.
Abi, hava acayip soğuktu..
Kardan gözgözü görmüyordu..
Simitlerimi bitirmiş eve gidecektim...
Boğaz köprüsü yolundaki araçların hiç hareket etmediğini farkettim...
"Şu büfeden 1 karton sigara alsam.
Araçlarında bekleyenlere satabilir miyim acaba" diye düşündüm.
Satamazsam geri verecektim.
Nasıl olsa büfeci arkadaş.
1 karton Malboro aldım.
Tellerden atlayıp köprü yoluna çıktım..
1 dakika geçmemişti ki tüm sigaralarım bitti...
Saatlerdir bekleyenler 5 Milyondan sigaraları kapıştılar..
Simsiyah bir jipin içindeki bir adam beni yanına çağırdı...
"Oğlum, bana 2 marlboro verirmisin"
"Amca sigara bitti ama, gider getiririm"
Koşa koşa büfeye gittim.10 karton malboro aldım...
Eğer ceketimin cebinde saklamasaydim..
Siyah jipin içindeki amcaya sigara kalmayacaktı...
Siyah jipin içindeki amca bana 20 Milyon uzattı..
Paranin üzerini vemeye çalışırken.
"Sen bu karda bana sigara getirdin. Üstü kalsın" dedi.
Jipteki amcanın yanından ayrılırken.
"Bana su bulabilirmisin" dedi.
"Bulurum"diyerek büfeye koştum...
10 karton sigara 1 koli su aldım..
Yine, jipin yanina vardığımda, sadece amca için ayırdığım 2 küçük sişe su
kalmıştı.
Jipteki amca "Kaç para oğlum su" dedi.
Az önce adam 20 milyon verdi 2 sigaraya.
Şimdi su için para almak ayıp olurdu.
"Yok amca istemez"dedim..
"Benden zengin misin" diyerek 20 lik verdi..
Tam adamın yanından ayrılırken aklıma geldi.
"Amca karnın aç mı ?"
"Yiyecek birşey bulabilirmisin"
"Bulurum bekle" dedim.
Hızını artıran tipide koşarak telleri atlayıp büfeye geldim.
Artık Malboro kalmamıştı.
Ne bulduysam 10 karton daha aldım.
Giderken büfeciye "Bana 20 tane yarım ekmeğe, kasar-amerikan,salam-amerikan ve kaşar-sucuk sandviç yap. 2 tanesi torpilli olacak " dedim....
Sigaraları satıp geldiğimde, sandviçler hazırdı.
Hepsini folyalara sardırdım.
Amcanın yanına gelinceye kadar tüm sandviçler bitmiş ve yeni siparişler
almıştım...
Kara jipteki amcanin torpilli sanviçlerini verdim....
Amca cüzdanını çıkardı..
Başladı yirmilikleri saymaya. 1,2,5,9,10. Ve 10 tane yirmiliği bana verdi.
"Bunu hakettin.Senin sayende,sigaram,suyum,yemeğim var.
Artık beklemek önemli değil" dedi.
Tesekkür ettim.
Yanından ayrıldım.
O gece büfedeki tüm sigaraları ve tüm ekmekleri sattım..
Bilmiyorum büfe ile çevreyolu arasında kaç sefer yaptığımı.
Ama çok fazla üşümüştüm.
Artık soğuktan ayaklarım tutmuyordu.
Eğer üşümemiş olsaydım daha çok şey satabilirdim.
Eve geldiğimde,eşim beni kuruladı.
Cebimdeki paraları masanin üzerine çıkarttım.
Ailece saydık.
Şimdiye kadar hiç 1.350.000.000 görmemiştim.
Not: Bu son yağan karda, herkes hazırlıklıydı. Ama ben yine de kazandım.
Anlatan : Simitçi
Onunla tanıştığımız zaman ben 14 yaşındaydım, o ise benden oldukça yaşlı.
Hayatına giren ilk kişi değildim ve sonuncusu da olmayacaktım kuşkusuz.
Herkes bu beraberlik için yaşımın çok küçük olduğunu düşünüyordu.
Aslında hiç bir zaman yaşınızın uygunluğu söz konusu olamaz böyle bir ilişkide...
İlk önceleri sadece yakın arkadaşlarımla paylaştım küçük sırrımı.
Sadece gönül eğlendiriyordum onunla (ne kadar da aptalmışım...)
Aileme anlatamazdım.
Sanırım "kıyametin kopması" diye adlandırılan durum, olanca gerçekliği ile çıkardı karşıma.
Gizledim, gizlendim...
Başlangıçta çok seyrek buluşuyorduk.
Daha sonra buluşmalarımızın sayısı arttı.
Gönül eğlendirmek demiştim ya, palavra.
Çok zaman geçmesine gerek kalmadı hayatımda kapladığı yeri anlamam için.
Evet, onu seviyordum.
Ama yine de, aklımda hep aynı düşünce vardı:
"Onun tutsağı değilim ve istediğim zaman terk edebilirim.
"Buyurun size ikinci palavra.
Ne, zamanla hayatımın her safhasına yerleşmesini fark etmem yetti onu terk etmeme ne de annemin bizi yakalaması. Aslında bizi yakaladı demem yanlış.
İzlerimizi buldu, ardında bıraktıklarını gördü.
Kızmadı, bağırmadı, sadece kısa bir nasihat çekti.
Biliyordu çünkü buluşmamızı yasaklamasının bir şey ifade etmeyeceğini.
O zamana kadar gizli devam ediyordu, yine gizli kalabilirdi ne de olsa.
Zaman geçtikçe birbirimize bağlandık (Palavra üç... Ben ona bağlandım, tabii ki onun umurunda bile değildim.).
Şu an dönüp geriye bakıyorum da, 34 uzun yıl geçti ve veren taraf hep ben oldum.
O bana sahte mutluluklar verdi sadece, bense her şeyimi.
Herhalde hayatta canımı vereceğim tek o oldu.
Onun için kavga ettim, onun yüzünden hastalandım, ama hiç bir zaman ayırmadım yanımdan, ayıramadım...
Biliyordum nelere yol açtigini, görüyordum.
Önce onu sevmeyi öğrendim, sonra nefret etmeyi.
Beraber olmayı istemedigim anlarda bile yanımda olmaya devam ettiğini gördüm.
İrademi yerle bir ettiğine, beni kendimle karşı karşıya getirdiğine şahit oldum.
Başkalarını kırdım onun yüzünden ve ben daha da fazla kırıldım.
İnsanlarla arama girdi.
Arkadaşlarım ondan nefret etti çoğu zaman.
Hatta ben bile tiksindim bazen, ondan, bedenime ve ruhuma sinen kokusundan.
Dudaklarımın her dokunusunda, ben onun ruhundan çalıyordum, o benim bedenimden.
O her seferinde yeniliyordu kendini, bense gittikçe kötüleşiyordum.
Ama bir türlü terk edemedim.
Aslında bir kaç kez denedim ayrılmayı. Hepsinde de dönüşüm bir öncekinden güçlü oldu.
Yokluğunda kıvrandım hasretinden, alışmaya çalıştım, ama asla aklımdan atamadım.
Uzun ve stresli geceler hep ev sahibim oldu.
Tırnaklarımı yedim, yetmedi kuru yemişe başladım.
Ayrılık kilo aldırdı.
Ve ben hep geri döndüm.
Hatta şu an bile yanımda.
Ama yine de yemin ediyorum burada, hepinizin önünde:
"Bir gün bırakacağım, bu lanet olasıca sigarayı".
Yaşayışın sözünü etmekten kaçınmak, korkaklık olur.
Bir dostun başka dünyalara göçüşü, cenazesinin kalkışı...
Yürek yakmaz da ne eder?
Ama o ateşi gömmeli?
Neden mi?
Küflenmeyen ateş biter.
Bilmez kalorifer çocukları, ertesi sabah karıştırılan sobadaki
minicik kıvılcımların, nasıl yürek ısıttığını...
Göçen dostları, tıpkı ateşi küller gibi, sevgiye gömmeli,
ara-sıra da açıp, yüzünü görmelidir.
Göçen dostları her şeyden önce, neşeleriyle anmalı!
Onların, başka dünyalardaki ömrünü uzatmanın yolu bu!
Neşe ile ölümün, en güzel birlikte oluşu da böyle olsa
gerek...
İnsanlar en çok, ölüm ve hastalık gibi şeyleri ciddiye almış
göıünüyorlar.
Kolayına kaçmak bu!
Zor olan neşeyi ciddiye almak.
Ben kendi hesabıma yıllardır, «sululuğu ciddiye alma» çabasının
deneyini yaşıyorum.
Yaşayışın her yanı mı, her ânı mı ciddi olmalı ki?
Elbet öyle...
Yaşayışı görev kabul edince, bunun ciddi olmayan bölümü olabilir
mi?
Hem bu görevin tatili de yok...
Ölüne ki kurtuluna!..
Benim kuşağım, daha doğar doğmaz öbür dünyalara göçmeye başladı.
Birinci dünya savaşı sonrası, işgal İstanbul'unun süpürge tohumu
ekmeğiyle, ikinci dünya savaşının kumlu ekmeğiyle, tahıl kavruğu kaldık.
Tahin-pekmez-le yüzdük. İşkembe çorbasıyla futbol
oynadık.
Biz nerede, protein azgınları nerede?
Hâlâ dökülür durur benim kuşağım.
Gidenleri sevgimize gömdük, kalanlara bir çift sözüm
var:
Gitmeye acelemiz yoktur!
Çok geç diye bir zaman yoktur!..
Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra;
"Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz" dedi..
Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma
dokundu..
Döndüm..
Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu..
"Ben Rose" dedi..
"Benim adım Rose, yakışıklı.. 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?.
"Güldüm..
"Tabii" dedim..
"Hadi sarıl bana.."Öyle sımsıkı sarıldı ki "Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin" diye şaka yaptım..
Minik bir kahkaha ile yanıtladı:
"Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım.."Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık..
Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey
öğrendiğimi hissediyordum. Sömestre boyunca Rose kampüsün gülü oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. iyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını
yaşıyordu..Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu..
Sömestre sonunda, Futbol balosuna davet ettik, Rose'u..
Konuşma yapması için..
Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok..
Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı.
Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü.
Konuşma darmadağın olmuştu. şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi..
"Ne kadar beceriksizim, değil mi?.. Özür dilerim.. Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir duble viski attırdım. Sonucu görüyorsunuz.. Şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil.. Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?.."
Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı:
"Yaşandığımız için, evlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz.. Evlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır.. Her gün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak.. Bir rüyanız olmalı mutlak.. Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz.Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok..
Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır.. Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz.. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır.
Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın.. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü..Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır.. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır.."
Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi..
Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü.
Cenaze törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.
"Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu.. Rose'un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:
"Çok geç diye bir zaman yoktur!.."